İran-Körfez rekabetinin Yemen’e ağır bedeli

0
66
views
Ortadoğu genelinde nüfuzunu artırmaya çalışan İran ile bu ülkeye karşı mücadele ettiğini ileri süren Suudi Arabistan ve müttefiklerininYemen’deki askeri varlıkları, ülkeye kaos ve acıdan başka bir şey getirmedi
– Batı’nın Aden yönetimini meşru görmekle birlikte, Yemen’de taraflara siyasi çözüm ve müzakere çağrıları yapması, en azından şimdilik, ne Suudi Arabistan ne de İran’a Yemen’de askeri bir başarı şansı tanınmayacağını gösteriyor
– Körfez Girişimi’nin sonuçsuz bir girişim olduğunu, İran ve Suudi Arabistan’ın ortak düşmana karşı her ne kadar planlı olarak olmasa da birbirine kimi zamanlar göz yumarak aynı amaç için hareket ettiği ve Arap KoalisyonununYemen’de başlattığı askeri operasyonların hedefine ulaşmasının zor olduğunu söylenebilir

Yemen’de, Şubat 2011’de başlayan halk devrimi, Suudi Arabistan tarafından doğrudan desteklenen 32 yıllık Ali Abdullah Salih yönetiminin değişmesine sebep olsa da, bu değişim yine Riyad ve Körfez’deki destekçilerinin eliyle kaotik bir sürece kapı araladı. İran ise bu kaosa Yemen’deki Zeydi azınlığın içinden siyasallaşarak kendisiyle yakın ilişkiler kuran Husi cemaati aracılığıyla katkı sağladı.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başını çektiği Körfez ülkeleri, Yemen’deki durumun kontrollerinden çıkmasını engellemek ve ülkenin devrim sonrası geçiş sürecini yönetmek amacıyla 2011 yılı sonunda Körfez Girişimi adı altında bir çözüm girişimi başlattı. Buna göre, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in, yetkilerini yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’ye devretmesi ve buna karşılık Salih’e siyasi dokunulmazlık verilerek ülkede kalmasının sağlanması öngörülüyordu. Ayrıca iki yıl içinde seçim düzenlenerek, iktidarın seçilmiş hükümete devredilmesine dek ülkeyi Hadi yönetecekti. Bu süre zarfında, seçimler öncesi ulusal mütabakat için bütün tarafların katılacağı bir Ulusal Diyalog Kongresi düzenlenmesi de kararlaştırılmıştı.

Körfez Girişimi’nin Suudi Arabistan’ın zaman kazanma taktiği olduğunu söylenebilir. Zira Suudi Arabistan, Yemen’deki devrim süreci boyunca Ali Abdullah Salih’i desteklemişti. Salih, 4 Nisan 2011’de başkent Sana’daki başkanlık sarayını hedef alan bombardımanda ağır yaralanmış ve tedavisi Riyad’da tamamlamıştı. Salih, bütün istifa beklentilerine rağmen Yemen’e dönerek görevini sürdürmüştü. Riyad ve destekçilerinin iktidarı yardımcısına devreden Salih’i, siyasi korumayla Yemen’de tutması, Salih’in ülkedeki rolünün henüz bitmediğini gösteriyordu.

Riyad yönetiminin Salih’in tamamen devredışı kalmasını engellemesinin sebebi, siyasi olarak kendisine rakip gördüğü İhvan-ı Müslimin menşeli Islah Partisi’nin güç kazanmasından ya da Yemen’de kendi etkisi dışında kalan alternatif bir yönetim kurulmasından duyduğu endişeyle açıklanabilir. Zira Salih, iktidarı devretmesine rağmen iktidar arzusundan vazgeçmemişti.

– Tarafların nüfuz mücadelesi

Yemen, sahip olduğu stratejik önemin yanı sıra, İran’ın bu ülkede de Irak, Suriye ve Lübnan’da sahip olduğu etkinliğin bir benzerini oluşturmaya çalışması nedeniyle Suudi Arabistan açısından kontrolden çıkmaması gereken bir ülke. Kuzey sınırlarının tamamı Suudi Arabistan’a komşu olan Yemen, güneyde dünyanın en önemli petrol yollarından biri olan Aden Körfezi ve Babu’l Mendeb Boğazı nedeniyle uluslararası petrol ticareti açısından önemli bir yere sahip. Bu stratejik konumu, Basra Körfezi’nden, Aden Körfezi ve Babu’l Mendeb Boğazı aracılığıyla dünyaya petrol ihraç eden Suudi Arabistan ve İran açısından, Yemen‘i önemli bir konuma oturtuyor.

Öte yandan, ülkedeki Zeydi topluluk içinde sayılan ancak siyasallaşarak farklı bir hareket olması nedeniyle İran ile yakın ilişkilere sahip olan Husi cemaati de Lübnan’daki Hizbullah hareketine benzer bir güce kavuşmak istiyor. İran, Husilerin bu amacını desteklerken, Suudi Arabistan ise uzun yıllardır, Husilerin silahlı kolu Ensarullah hareketine karşı savaşıyor.

Suudi Arabistan’ın ve Körfez’deki ortaklarının hedefi, Körfez Girişimi ile artan uluslararası baskılara karşı, Yemen’deki krizin kontrolünden çıkmasını engellemek için zaman kazanmaktı. Sonrasında yaşanan gelişmeler, Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’de demokratik yollarla bir çözüm arzulamadığını ortaya koydu. İran ise geçiş dönemindeki siyasi boşluktan yararlanarak, Husiler aracılığıyla Yemen’de güç elde etmek istemekte.

Körfez Girişimi kararlarının uygulanmaya başlandığının ilan edilmesinden üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, Genel Halk Kongresi’nin (GHK) ayak diremesi ve BAE’nin Sana’daki ortakları aracılığıyla süreci baltalaması, geçiş sürecinde ciddi bir ilerleme sağlanamamasına sebep oldu.

Bütün bu gelişmelerden sonra Husiler, 2014 yılının eylül ayında, merkezleri konumundaki Yemen’in kuzeyinde bulunan Sada ilinden harekete geçerek, başkent Sana’yı ele geçirdi. Bu noktada dikkat çekici olan Suudi Arabistan tarafından desteklenen Salih’e bağlı kuvvetlerin Husilere karşı herhangi bir direniş göstermemesiydi. Ahmet Ali Abdullah Salih’e bağlı ordu birlikleri Sana’daki en etkin askeri güç olmasına rağmen bu birlikler başkente doğru ilerleyen Husi militanların önünü açtı.

Husi militanların, Ali Abdullah Salih’e bağlı birliklerle ortak hareket etmesi ve Salih liderliğindeki GHK ile ortak bir yönetim oluşturma yoluna gitmesi, darbenin İran ve Suudi Arabistan’ın ortak bir hareketi olma ihtimalini akla getiriyor. Ortadoğu’nun tamamında dış politikalarını birbirlerine karşıtlık üzerinden açıklayan bu iki ülkenin her ne kadar Yemen’de birlikte bir darbe planlaması, komplo teorisi olarak görünse de, Yemen’in özgür ve şeffaf bir siyasi süreç sonunda sivil ve ulusal bir idareye geçmesi her iki ülkeyi de memnun etmeyecek.

Bu durumda, iki ülkenin de Yemen’deki uzantıları aracılığıyla ortak düşman olan Islah Partisi’ne karşı birbirine göz yumarak süreci engelleme yoluna gitmiş olması uzak bir ihtimal değil. Suudi Arabistan’ın Sana’nın Eylül ayında Husilerin kontrolüne geçmesine rağmen, Yemen’e müdahale için Mart 2015’i beklemesi ve bu tarihte Husilerin Sana’yı işgalini bahane göstererek, Körfez’deki ortaklarıyla birlikte Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlatması bu ihtimali güçlendiren bir gelişme olarak gösterilebilir.

Eylül 2014 ile Mart 2015 arasında geçen altı aylık süreçte, Husiler Sana’daki etkinliklerini artırmakla birlikte ilerleyişlerini sürdürmeleri, Suudi Arabistan-BAE ittifakının Yemen’e müdahalesini beraberinde getirdi.

– Suudi Arabistan, BAE ve İran’ın Yemen’deki askeri rolü

Yemen’de, 2015 yılının başından beri Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu tarafından desteklenen Yemen Ulusal Ordusu ve İran’ın silah ve askeri eğitim yardımı sağladığı Husiler arasında şiddetli çatışmalar devam ediyor. 1979’daki devrimi Ortadoğu’ya ihraç etmeyi dış politikasının başlıca hedeflerinden biri olarak belirleyen Tahran yönetimi, bu amaçla Lübnan’da başarıya ulaştığını düşündüğü Hizbullah modelini Yemen’de de Ensarullah üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor.

Arap ve dünya basınında çıkan birçok haber, Husilerin İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’a bağlı askeri yetkililer tarafından eğitildiğini ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Hadi de, 14 Ekim günü yaptığı konuşmada, “Yemen’de birçok devrim muhafızı subayını kendi gözlerimle gördüm” demiştir.

İran tarafından desteklenen Husilerin, darbenin ardından Sana ile yetinmeyerek Aden hariç neredeyse bütün kentleri ele geçirmesi ve Aden’i de kuşatma altına alması, Suudi Arabistan açısından kontrolün kaybedildiğini göstermişti. Bu gelişme üzerine Suudi Arabistan’ın öncülüğünde, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’ün katılımıyla oluşturulan Arap Koalisyonu kuvvetleri, Mart 2015’te Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası” adlı bir askeri operasyon başlattı. Operasyon sonrası gelinen aşamada, savaşın Yemen’in batı sahilindeki stratejik Hudeyde kentinde kilitlendiğini görebiliriz. Arap Koalisyonu ile hareket eden Yemen Ulusal Ordusu’na bağlı kuvvetler, geçtiğimiz haziran ayından beri Hudeyde’yi ele geçirmek amacıyla başlattığı saldırılardan henüz bir sonuç elde edemedi. Husi militanlar ise İran’dan aldıkları destekle Hudeyde’de ciddi bir direniş örgütlemeyi başardı.

Yemen’de vekalet savaşı yürüten iki bölgesel aktör olan Suudi Arabistan-BAE ittifakı ve İran, ciddi insan hakları ihlallerine imza atmakla birlikte zaten dünyanın en fakir ülkesi olarak gösterilen Yemen’deki insani dramı derinleştirdi. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre, Husiler, savaşta cephelere sürmek üzere çok sayıda çocuğu da silah altına aldı.

Yemen’de, çatışmaların başlamasından bu yana onbinlerce sivil yaşamını yitirirken, yine BM tarafından geçtiğimiz cuma günü yapılan açıklamada, ocak ayından bu yana Yemen’de 570 bin sivilin mülteci durumuna düştüğü ifade edildi. Ülkede, binlerce insan ise kolera ve veba salgınlarına maruz kaldı. Ayrıca, BM’nin Yemen’deki insani yardım faaliyetleri koordinatörü, savaşın devam etmesi halinde 12-13 milyon arası insanın açlıktan ölme riski ile karşı karşıya kalacağını ve ülkenin üç ay içinde insani olarak tamamen çökeceğini söyledi. BM’ye göre, Yemen krizi dünyanın en dramatik krizidir ve 22 milyonu aşkın insan acil yardıma ihtiyaç duymaktadır.

– BAE’den terör örgütüne destek

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Kararlılık Fırtınası operasyonunun bir hafta içinde Yemen’i Husilerden kurtaracağını söylese de geçen dört yıllık sürede savaş tüm şiddetiyle devam ediyor.

Savaşın uzun sürmesi Arap Koalisyonunu Yemen’de çıkmaza sürükledi. BAE’nin çeşitli adımlarla Yemen’deki siyasi etkinliğini artırma yoluna gitmesi, Aden’de gerilimlere ve hatta çatışmalara sebep oldu. Abu Dabi yönetimi, Aden’de kendisine yakın grupları yönetime getirmeye çalışınca geçici başkent olarak ilan edilen kentte çatışmalar yaşandı ve nihayetinde Arap Koalisyonu’nun girişimleriyle kriz sonlandırılıldı. Sokotra adasında ise adaya çıkan BAE güçleri, Aden hükümetinin itirazları ve gerekirse savaşırız resti karşısında adadan çekilmek zorunda kaldı.

BAE yönetimi, son günlerde şiddetli çatışmaların yaşandığı ülkenin en büyük kenti Taiz’de de uluslararası toplum tarafından terör örgütü olarak nitelenen Ebu Abbas örgütünü destekliyor. Bu örgüt, Taiz’de sivil yerleşim alanlarını bombalamakla birlikte gasp, yağma ve tecavüz gibi suçlara karıştı. BAE, buna rağmen Ebu Abbas örgütünü desteklemeyi sürdürüyor. Devrim sürecinde önemli rol oynayan Tevekkül Kerman gibi önemli muhalifler Aden’de yaşanan suikastlerden BAE’yi sorumlu tutuyor.

Bununla beraber Husiler, Suudi Arabistan’ın güney şehirlerindeki yerleşim birimlerini hedef alan balistik füze saldırıları gerçekleştiriyor. Arap Koalisyonu Sözcüsü Albay Turki el-Maliki, üç gün önce yaptığı açıklamada, Husilerin şu ana kadar Suudi Arabistan topraklarına gerçekleştirdiği balistik füze saldırısı sayısının 204’e yükseldiğini bildirdi.

Diğer yandan, Arap Koalisyonuna ait savaş uçaklarının operasyonlarda sivilleri de hedef alması çok sayıda sivilin ölümüne sebep oluyor. Koalisyona ait savaş uçakları, geçtiğimiz ağustos ayında Yemen’in kuzeyindeki Saada kentinde öğrencileri taşıyan bir servisi hedef alarak çok sayıda öğrencinin ölümüne sebep olurken, BM yayınladığı raporla Arap Koalisyonunun sivilleri kasıtlı olarak hedef aldığını ortaya çıkardı.

Tabloya baktığımızda, Ortadoğu genelinde nüfuzunu artırmaya çalışan İran ile siyasi olarak kendisine rakip gördüğü İran ve İhvan-ı Müslimin’e karşı mücadele ettiğini ileri süren Suudi Arabistan’ın Yemen’deki askeri varlıklarının, ülkeye kaos ve acıdan başka bir şey getirmediği açıkça görülebilir. Yemen, Suudi Arabistan ve İran arasındaki savaş nedeniyle büyük bir siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiş, altyapısı büyük oranda tahrip olmuş ve ülkede 21. yüzyılda görülmemiş açlık ve salgın hastalıklar başgöstermiştir. Ne Suudi Arabistan iddia ettiği gibi uluslararası suların güvenliği sağlayarak İran etkisini kırabilmiş ne de İran Husiler üzerinden Yemen’de güç elde edebilmiştir.

Buna karşılık BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths ve çok sayıda batılı ülkenin, Aden yönetimini meşru görmekle birlikte, Yemen’deki taraflara siyasi çözüm ve müzakere çağrıları yapması, batı ülkelerinin de ne Suudi Arabistan ne de İran’a Yemen’de askeri bir başarı şansı tanımayacağını en azından şimdilik gösteriyor.

Sonuç olarak, Körfez Girişimi’nin sonuçsuz bir girişim olduğunu, İran ve Suudi Arabistan’ın ortak düşmana karşı her ne kadar planlı olarak olmasa da birbirine kimi zamanlar göz yumarak aynı amaç için hareket ettiği ve Arap Koalisyonunun Yemen’de başlattığı askeri operasyonların hedefine ulaşmasının zor olduğunu söylenebilir.

[Suriye ve Ortadoğu tarihi üzerine yazıları bulunan İsmail Çoktan, FSM Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde akademik çalışmasını sürdürmektedir]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here